YÖNETİCİLER RİSK ALMAZSA ZORBALAR SALTANAT SÜRER.


Bu makale 2019-10-09 15:48:21 eklenmiş.
Kazım Çetinkaya

        Hayır ve şer Allah’tandır. Ancak bizi yaratan, yaşatan ve kaderimizi tayin ve takdir eden yüce Yaratıcı bizden hayır istiyor.

       Her zalim cesaretini, gücünü, iffetsizliğini, hayasızlığını gafillerin gafletinden alır. Her zalimin arkasında menfaat korkaklarının ve hesapçılarının gafleti vardır.

       “Tarih, kralların, generallerin çiftliği değil, milletlerin tarlasıdır. Her millet geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer” diyor, Voltaire…

       “Tarih, okuyana kendi gözünün görme derecesine göre yol gösteren bir klavuzdur” diyerek tarihin “ibret yönüne dikkat çekiyor, J.J.rousseau!..

       “Tarih tekerrürden ibarettir. Şayet ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” deriz ama  hiç ibret almadan bildiğimiz yoldan yanlış, doğru demeden devam ederiz.

       Bilirsiniz ki, Osmanlı tarihinin, mazlum Sultan Genç Osman’la (Yeniçeri ve Sipahi Generalleri tarafından katledildi) Sultan Dördüncü Murad’ın devlete hakim olduğu güne kadar geçen zaman süreci, “Ağalar Saltanatı Dönemi” olarak anılmış ve tarike geçmiştir.

       İhtilâl ile yönetimi ele geçiren “Ağa”ların, yani Yeniçeri ve Sipahi Generallerin elindedir bu dönemde hakimiyet…

       Bu güruh hem devleti içten içe kemirmekte, hem de kanun dışı hallerini meşru göstermek için, Şeyhülislâm’dan (Yüksek mahkeme Başkanından) zor kullanarak silah zoruyla fetva almaktadırlar.

       O tarihte henüz çocuktur Sultan Dördüncü Murat…

       Hiç şüphesiz, Osmanlı tarihinin en kara kâbuslarından biridir Ağa’lar saltanatı dönemi… Her şey başıboş kalmış bu dönemde. Her şey tepetakla olmuş, başta rüşvet olmak üzere tefecilik, mafya, dolandırıcılık ve her türlü uygunsuzluk almış başını gidiyordu.

       Yeniçeri ocağı askerlikten başka her şeyle uğraşırken, Devlet israf içinde yüzüyor, halk ağır vergiler ve ekonomik kriz altında bunalıyordu.

       Bütünüyle şirazesinden çıkan Yeniçeri ocağı devleti kılıçlarının gölgesinde kurmuştu halbuki… Peki ne oldu da işi o kadar ileri götürdüler ki; yaptıklarını hoş karşılamayan Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’nın dahi kellesini istiyorlardı.

       Buna razı olmayan çocuk padişahın (Sultan Dördüncü Murad) yüzüne karşı, “virmez isen, vaziyet başkaca olur” diyerek, kendisini de katledebileceklerini ima ediyorlardı.

       Ağlayarak boyun eğiyordu padişah…

       İstanbul esnafı bıkkın, yılgın, yorgun ve perişan bir halde askerlerin baskısına dayanamaz durumdaydı. Hemen bir şeyler yapılmazsa ortada ne İstanbul kalacaktı, ne de devlet… Bıçak kemiğe dayanmış, sabır taşı çatlamıştı.

       Kara kara düşünüyor, bir çıkış yolu arıyorlardı Yeniçeri Ocağı’nın aklı başında serdarları… Bu böyle gitmezdi, gitmemeliydi!..

       Devlet düzeniyle birlikte yeniden inşa edecek bir himmet eli uzanmalıydı, bozulmuşluğun, kokuşmuşluğun gayyasında çırpınan Yeniçeri Ocağı’na…

       Diğer taraftan çocuk padişah da aslında durumun farkındaydı. Annesinin ve generallerin zoruyla Sadrazam yaptığı Topal Recep Paşa’ya sık sık hesap soruyor; ancak her defasında annesinin savunmasına tosluyordu:

       “Sen bu işlere kafanı yorma aslanım, hamdolsun Sadrazamın ve Ağa’ların (dönemin generalleri) milletini gül gibi idare ediyorlar.”

       Halbuki durum hiç de öyle değildi. Güller yolunmuş, ortalıkta salt dikenler kalmıştı. Ve Ağa’lar(generaller) tarafından üretilen dikenler halkın artık yüreğine batıyor, kanatıyordu yürekleri…

       Bütün bu gerçekleri gören Sultan Dördüncü Murad küçük olduğundan eli mahkumdu. Büyümeyi bekliyordu çaresiz…

        Derken delikanlılık çağı…

       İlk irade imtihanları ve tebdil-i kıyafet ederek İstanbul halkına karışma denemeleri…Sık sık kıyafet değiştirerek İstanbul’da dolaşmakta, bununla da yetinmeyerek, “Ayak Divanı” denilen halk divanında halkıyla yüz yüze konuşuyordu genç Hünkâr!..

       Halkıyla kucaklaşan genç Hünkâr artık sarayın taş duvarlarıyla birlikte etten- kemikten oluşan dalkavuklar duvarını aşmıştı. Halktan aldığı güç ve kuvvetle saltanat naipliğinden azlettiği annesini Eski Saray’a gönderdi, Topal Recep Paşa’yı da cellat’a verdi…

       İşte Osmanlı Devletini o günlerde yıkılmaktan kurtaran saik genç padişah’ın bu cesur ve yürekli çıkışıdır.

       Sonrasında hızla siyasetten arındırdı, eğitti, yeniden yapılandırdı Yeniçeri Ocağı’nı ve gitti Bağdat’ı fethetti.

       Bazen yöneticilerimizin risk alması gerekiyor. Memleketimizde birer birer yolunuyor güller… Ortalıkta salt dikenler dolaşıyor. Bu dikenler acilen temizlenmezse memleket yaşanmaz hale gelir.

       Bu memlekette, memleketin insanlarına cehennem hayatı yaşatmak çabasında olanlar var.

       Memleketin sahipleri, bütün etkililer ve yetkililerin risk alıp “Beri gel bre zorbalar!...” fermanıyla bu memlekete ve bu memleketin insanına sahip çıkmaları temennimizdir…

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...



Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 

E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber
   
© Copyright 2015 Adıyaman İlk Haber. Tüm hakları saklıdır.

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber

Sitemiz Adıyaman Faal Gazetecileri Cemiyeti Üyesidir.

© 2015-2019 Profesyonel Tasarım PROTASARIM